Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

mub7lkjzp6edievve3mkga.jpgRöportaj: Mustafa Aldı

Mustafa Ökkeş Evren Çocuk edebiyatının yeni kalemlerinden biri… Haftalık Arkadaşım dergisinde yazdığı kırk hadis şiirleri Kırk Yağmur Damlası adıyla Salıncak Yayınları’nca kitaplaştırıldı. M.Ö Evren edebiyata çocuk edebiyatımızın usta kalemlerinden Bestami Yazgan’ın çıkardığı Güneysu dergisinde başladı. Gonca, Milli Eğitim, Ebe Sobe gibi dergilerde çocuklara yönelik çalışmalarını yayınladı. Ayrıca çocuk edebiyatında dinin yerini işlediği bir yazısı Hece dergisinde yayınlandı.  Yazmanın öğretilip öğretilemeyeceği üzerine olan tartışmaları bir yana bırakarak M. Ö.Evren ile çocuk edebiyatı, çocuklara yazmak üzerine soru(n)larla bu alana katkı yapmayı amaçlayan bir söyleşi gerçekleştirdik. Ülkemizde Müslüman geleneğin önemli bir boyutunu oluşturan kırk hadis kültürüne ilişkin çocuklara yönelik sınırlı sayıda eser olduğu göz önünde bulundurulursa Mustafa Ökkeş Evren’in kitabının önemli olduğu görülecektir. Özellikle çocuklara bir gündelik davranış pratiği kazandırmak bakımından bu kültürün sahih birikimle irtibatlandırılması gerekmektedir. Kırk Yağmur Damlası’ndaki metinlerin muhatabı öncelikle çocuklar olduğu için şiirler, alabildiğine yalın bir dille usulünce ele alınmış bu yüzden kitabın paylaşımı kolaylaştırmıştır. 
 
 Öncelikle kitabınız hayırlı olsun. Kitabınızdan başlayarak evlek evlek ilerletelim diyorum. Kırk Yağmur Damlası’nın hikâyesinden söz etmek istediğinizde akılınıza neler geliyor?

Teşekkür ederim. İnşallah hayırlı olur.      Kırk Yağmur Damlası’nın hikâyesi dört yıl önce kısacık bir şiirle başladı diyebilirim. Şiir, herkes tarafından bilinen ‘Cennet annelerin ayakları altındadır’ hadisinden ilham alınarak söylenmiş ve yazılmıştı. O zamanlar bu hadis bir vesile ile yeniden gündemimize geldiğinde çocukça bir söyleyişle ‘Anneciğim uzat ayaklarını cenneti öpeceğim’ demiş ve bunu çevremdeki dostlarımla paylaşmıştım. Dostlar bu dizenin oldukça çarpıcı ve içten söylendiğini ifade ederek iltifat ettiler bize. Marifet iltifata tabiidir derler ya bu iltifat sanki marifetimizi biraz daha artırdı. Daha önce yazdığım şiirlere tekrar göz attığımda birçoğunun bir hadis veya ayete karşılık geldiğini gördüm. Böyle olması da zaten normal bir şeydi. İnsan neyle beslenirse onunla gelişir. Sonra bunu bir proje olarak düşündüm. Kırk hadis ve kırk şiir olarak kafamda tasarladım.  Bu projemi ilkin o dönem ‘Arkadaşım’ dergisi editörü Yusuf Çağlar beyle paylaştım. İsmini de ilk kez ona söyledim. ‘Kırk Yağmur Damlası’ Sağ olsun Yusuf Bey kırk hadisli şiirlerin hemen hepsini dergide yayınladı. Sonra Nurettin Durman bey’in vesilesi ile ‘Salıncak Yayınları’ bu dosyaya sahip çıktı ve kitap olarak yayınlanmasını sağladı. Emeği geçen herkese teşekkür ediyorum. 

Çocuklar için kaleme alınan kırk hadis odaklı çalışmalar içinde Kırk Yağmur Damlası’nın yeri nedir?

Kitabı şair bir dosta imzalayıp verdiğimde kulağıma fısıldayarak; ‘Sen ne büyük bir iş yaptığının farkında mısın?’ diyerek teveccüh etmişti. İlgisine teşekkür ettim ve kendisine şu cevabı verdim. ‘ Ne büyük bir iş yaptığımı bilmiyorum ama iyi bir iş yaptığımın farkındayım’  Açıkçası bu kitabın diğer çalışmalar arasındaki yerini benim söylemem ne kadar doğru olur bilmiyorum ama illaki bir şeyler söylemem gerekiyorsa bu kitap Türk edebiyatında ki kırk hadis geleneğine de uyarak, Çocuk edebiyatına bırakmak istediğim bir mirastı. İstedim ki çocuklar şiir okurken hadis’de okusunlar. Peygamberimizin sözlerinden haberdar olsunlar. Hadisleri şiir okurken yorumlayabilsinler. Tabiî ki bu çalışmamızın yerini kitabı okuyan çocuklar en iyi şekilde belirleyecektir.
 
 Çocuklar için hikâyeler de kaleme alıyorsunuz. Naribik adını taşıyan çalışmanız kitaplaşmak üzere. Hikâye ile öykü ayrımı edebiyat dünyasında çokça konuşulur. Hikâye, Doğu’ya sözlü geleneğe ait olarak görülürken, öykü yazı disiplinini içermesi bakımından Batı’ya özgü olarak görülür. Hem anlatan hem gösteren metinlerden oluşan Naribik’in karşılığı nedir?

Bahsettiğiniz gibi edebiyat dünyasında çok da keskin ve kesin çizgiler olmasa da hikâye-öykü ayrımı üzerinde durulur. Niye durulur, nasıl durulur bunlar ayrı bir konu. Naribikte ki metinlere gelince, gerek anlatım gerekse uslup olarak tek bir tarzdan oluşmuyor. Yani kitaptaki metinler hem masal hem hikaye hem de öykülerden oluşan bir kitap.  Bir varmış bir yokmuş’la başlayıp devi, cini olmayan masallar da var. Tabi kimine göre masal yazılmaz söylenir. Aslında sadece hikaye-öykü olarak bir kitap oluşabilirdi. Ancak istedim ki çocuklar hikâye-öykü ve masal tadını bu kitapta bulabilsinler. 
 
 Bazı yazarların kendilerini sadece bir türe adayarak hayatlarını sürdürdükleri biliniyor. Siz ise çocuk romanı dışında çocuk edebiyatının her türünde eser verdiniz. Türler arasında gezmek çocuk dilini yakalamada size ne gibi kolaylıklar sunuyor?

Çocuk edebiyatına şiir yazarak başladım. Bir müddet bilinçli ve ısrarlı bir şekilde sadece çocuk şiirleri yazdım. Çünkü dergiler şiire yer vermekten, yayınevleri de şiir kitabı yayınlamaktan imtina ediyorlardı. Buna rağmen dergilere sadece çocuk şiirleri gönderdim.

99 yılında da Güneysu dergisinin katkılarıyla  ‘Kuşlarla Uyanmak’ isimli ilk çocuk şiirleri kitabımızı çocuklarla buluşturduk. Tabi dergi editörlerinin ve özellikle Bestami Yazgan bey’in ısrarları sonucu hikaye-öykü-masal-deneme türünden ürünler vermeye başladım.

İnşeallah ‘Naribik’, masal ve hikâyelerin toplandığı bir kitap olacak. Şunu net olarak söyleyebilirim ki şiir, hikâye ve deneme yazmada ve çocuk dilini kullanmada benim işimi kolaylaştırmıştır.  Ninnilerin, tekerlemelerin, manilerin de buna katkısı olmuştur.

İster istemez bir süre sonra şiir, hikâye, öykü, deneme türleri arasında gezmek tarihi, coğrafyayı, kimyayı hatta matematiği bile çocuk diliyle anlatabilme yeteneği kazandırıyor size.
 
 “ Çocukluk iyi de geçse kötü de geçse cennettir.” derler. Çocukluğunuz dersek, bu başlık altında bize neler anlatırsınınız? ‘Çocukluk insanın anayurdudur diyor’ Olive.

Ama bu yurda dönüş fiziki olarak mümkün değil. Biz büyüdükçe yurdumuzdan uzaklaşırız. Sonra yitik bir cennete dönüşür çocukluğumuz. Çocukluk hayatımız çok iyi geçmemiş olabilir, çocukluğumuz işgal edilebilir, çalınabilir ama yinede o bizim cennetimizdir.

Çocukluğuma gelince iyi bir çocukluk devresi geçirdiğimi söyleyebilirim. 30-35 yıl öncesine dönüp baktığımda (aslında dönüp bakmıyorum onlar şu anda da hep önümde duruyorlar) bütün canlılığıyla yaşanmışlık nedir biliyor musunuz? Anne, dua, arkadaş, oyun, okul, yağmur, gökyüzü, bulutlar, ay, mahalle, ev, toprak yol, sıcak, sinek, portakal ağaçları, rüzgâr, deniz, dağ, tren, istasyon, baba, bisiklet, ramazan, cami, ve diğerleri.

Bunların hepsini tek tek anlatmak isterim size ama buna ne vaktimiz ne sayfamız yeterli gelir. 
 
Çocukluğunuzla yazmak arasındaki ilişkiyi konuşalım biraz da … Çocuklar için yazmak, bunun cevabı nedir sizde?

Yukarıda size anlatmak isteyip de anlatamadığım şeylerin birçoğunu şiirle, öyküyle yazdım aslında. Yazmaya da devam ediyorum. Çocukluk bitmez tükenmez bir hazinedir. Yeter ki bu hazineyi çıkarmaya çalışalım. Göreceksiniz ne mücevherler çıkacaktır gün ışığına. Çocuklar için yazmak, çocuğu yazmak bir milletin geçmişi ve geleceği için önemlidir. Kültürü ve sanatı için önemlidir. Bakın antolojilere Recaizade Mahmut Ekrem’den, Asaf Halet Çelebi’ye, Nazım Hikmet’ten, Necip fazıl’a,  Mehmet Akif’ten Sezai Karakoç’a Cahit zarifoğlu’ndan Fazıl Hüsnü dağlarca’ya kadar Türk edebiyatının yaşayan ve eserleriyle yaşayan nice kalemi çocuğu yazmış, çocuklar için yazmışlardır. Zaten çocuklar için yazmak önemli olduğu için müstakil bir çocuk edebiyatı doğmuş ve gelişmektedir.

Çocuklar için yazmak… Bunun bendeki cevabı özetle bir ‘çocuk medeniyeti’ oluşturmak, oluşmasına katkı sağlamak içindir diyebilirim
 
Çocukluğunuzda sizi en çok etkileyen kitap ya da kitaplar hangileridir.

Şunu itiraf etmem gerekir ki günümüz çocukları kitap okuma konusunda oldukça şanslı. Okuma serüvenlerine yön veren yüzlerce kitap var. Oysa bizim zamanımızda okuyacak bu kadar kitap yoktu. Olanlara da ulaşmak kendi adıma mümkün olmadı. Kemalettin Tuğcu’nun kitaplarıyla ortaokul sıralarında tanıştık. İmam hatip orta birde ilk okuduğum ve unutmadığım kitap Kelile ve Dimne idi. İlkokul ve ortaokul döneminde elimizden düşürmediğimiz kitap(larsa)  Texsas, Tommiks,  Zogor, Kızılmaske ve diğerleri idi. Belki de çocukluğumda okuma fırsatı bulamadığım kitapların acısını çocuk edebiyatına yönelerek telafi etmeye çalışıyorum.
Naribik kitabınızda yer alan “ Oyuncaksız Oyun ” adlı hikâyeniz dünün çocukları ile bugünün çocukları arasındaki yaşantı farklılıklarını ortaya koyuyor. Dünün çocukları ile bugünün çocuklarını yaşam şekillerindeki farklılıklar, oyuncakları, sevinçleri, üzüntüleri bakımından kıyaslamak mümkün mü? Ne dersiniz?

Tabiî ki mümkün, kıyaslanmayacak temel öğe oyun. Evet, dünün çocukları ile bugünün çocukları arasındaki değişmeyen ve belki de hiçbir zaman değişmeyecek olan şey oyundur.

Biz çocukken sıkılmazdık. Çarşıdan satın alınan hiç oyuncağımız olmadı diyebilirim. Kendi oyuncaklarımızı kendimiz yapardık. İşte değnekten atımız, tahtadan kılcımız, telden arabamız,

Çam ağacının kabuklarından kayıklarımız, kendi imalatımız olan uçurtmalarımız vardı. Parayla sadece topaç, gülle bir de plastik top alırdık. Ama oynadığımız oyunlar o kadar çoktu ki mevsimine göre oyunlarımız da değişirdi. Bu oyunların tamamı ekiple oynanırdı yani arkadaşlarla. Sadece damayı iki kişiyle oynardık. Saklambaç, yakan top, kale yıkmaç, birdirbir, körebe, anneane saat kaç, mendil kapmaca, uzuneşek, topaç, gülle, daire, çivi saplama, çember çevirme, uçurtma, top oynama daha neler neler…

Tabi o zamanlar bu kadar binalar, apartmanlar yoktu. Geniş alanlar, mahalleler, sokaklar, bahçeli evler vardı. Ağaçlar vardı. Başımızı kaldırdığımızda gökyüzünü görebilirdik, bulutlardan atlar yapardık, geceleri yıldızları sayardık, kuş avlardık, köpekler bizi kovalardı.

Ağaçlara tırmanırdık, koşardık, düşerdik, terlerdik, yorulurduk, acıkırdık, susardık, yazın denize giderdik,  portakal çiçeklerinden kolyeler yapardık. Okula servisle değil yürüyerek giderdik. Ezan seslerini duyardık, bazen sala okunur ürperirdik. Yağmurda ıslanırdık. Çiçekleri tanırdık onlar bizi tanırdı. Hayatı bilir ve yaşardık vesselam.

Ya şimdi, binalar çoğaldı toprak azaldı, gökyüzü küçüldü, ay ve yıldızlar görünmez oldu.

Kuşlar göç etti, çocuklar yalnız kaldı. Arkadaşsız kaldı. Oyuncakları çoğaldı. Bilgisayarda oyunlar fazlalaştı. Televizyon da dizi filimler çizgi filimler çoğaldı. Reklâmlar çoğaldı. Sınavlar çoğaldı, stessler çoğaldı. Her şeyler çoğaldı. Her şeylere sahip olundu. Tatminsizlik arttı. Sıkılganlık arttı. Sıkılganlık artıkça çocukluk bitiyor.

İşte ‘Oyuncaksız oyun’ çocukluğun bitmemesi için yazılmış bir öyküdür. Bu öykünün kısa metrajlı bir çocuk filmi olabileceğini düşünüyorum. 
Çocuk edebiyatın da dini duyarlılık söz konusu olduğunda neler söylenebilir?

“ Çocuk edebiyatında bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde çocuk ve Allah teması işlenmiştir. Çocuk ve Allah, Çocuk edebiyatındaki dini temayülün en kuvvetli en önemli basamağıdır.” diyorsunuz. Niçin böyledir.

Bunun fıtrat gereği böyle olduğunu düşünüyorum, çünkü Allah vardır ve o bütün kâinatı kuşatmıştır. Allah insanı en güzel surette yaratmıştır. Kendinden bir şeyler katmıştır. Biz Allahtan uzaklaşabiliriz ama o bize şahdamarımızdan daha yakın. Şairlerin daha doğrusu sanatçılar ve çocukların her zaman Allaha daha yakın olduklarını düşünüyorum.
 

Türkçe çocuk edebiyatında dini bakış açısının belirginlik kazanması açısından neler yapmak gerekir, yani hem teorik hem pratik açısından sormak istiyorum?

Din hayatı kuşatan bir olgudur bundan kaçmamız mümkün değil. Kuşları, çiçekleri, ayı, yıldızı, dağları, anneyi yazın işte bunların tamamı yüce yaratıcın var ettiği şeylerdir. Doğayı yaratan odur. Şekil nizam veren odur. Terbiye eden odur. Hal böyle olunca yaptığımız edebiyatın sanatın ve dahi tüm işlerin bir temele dayanması gerekmiyor mu? Evet, bir temele dayanması gerekiyor. Yani ‘Kırk Yağmur Damlası’ndaki hadisleri çıkardığınızda o şiirler dayanaksız ve temelsiz değil ki. Bir şeylere işaret ediyor çocuk diliyle. Bu işin teoriğiyse, bunu yaşamak bu işin pratiğidir. Mesela yağmur yağarken çocuklarımı çağırır onlarla beraber yağmuru seyrederiz. Bir bulut kümesi gördüğümüzde hayranlıkla onu bakarız. Çünkü yağan bir yağmur şiiri var ve gökyüzünde, asılı duran bir bulut resmi. Bunu çocuklara yaşatmamız gerekir. Sadece çocuk edebiyatı yapmak değil ki amacımız. Hayata tekabül etmeyen sanat sanat mıdır? Edebiyat edebiyat mıdır?
 
Çocuklar için yazma yazmayı deneme sürecinde. Olmazsa olmaz diye düşündüğümüz. İlk üç unsur nedir?

Çocukları aptal yerine koyan, onları küçümseyen, onlara bilgiçlik taslayan metinler hep canımı sıkmıştır. Eminim çocuklar da pek hoşlanmıyorlardır bu tür metinlerden. Çocuklar için yazmaya başladığımdan bu yana hep onların dilini kullanmaya çalıştım. Fazla teferruata girmeden, sözü dolandırmadan, eğip bükmeden, içten ve yalın bir söyleyişle bir çırpıda söylemeye ve yazmaya çalıştım. Bu nedenle gerek şiirlerim gerekse öykü ve denemelerim kısa metinlerden oluşur. Az sözle çok şey anlatma kaygısını her zaman taşımışımdır.     
 Çocuklar, Mustafa Ökkeş Evren adını başka esrelerde de kanıksayacaklar mı?

İnşallah. Bu kitap bizim için bir başlangıç diyebilirim. Ardından Naribik isimli hikaye salıncak yayınlarından çıkmak üzere. Bir şiir ve bir deneme kitabı yayınlanmaya hazır durumda. Ayrıca birkaç proje dosyanın da çalışmaları devam etmektedir. 
Söyleşi için teşekkürler.

Ben teşekkür ederim

Ümran Dergisi-Şubat 2007

ggggg.jpgKuşlarla uyanmak, 40 yağmur damlası gibi şiir kitapları ve çeşitli çocuk dergilerindeki şiirleriyle tanıdığımız şair Mustafa Ökkeş Evren’ in Salıncak yayınlarından çıkan masal kitabı Naribik, ondört eserden oluşan bir masal-hikaye; ya da masal-öykü kitabı. Kitabı oluşturan eserler yer yer klasik masal tekerlemelerine benzeyen tekerlemeler,  insan dışında kişileştirilmiş kahramanlarla bir masal  olma özelliği taşırken; anlatıcı uslubu ve hayatın içinden seçtiği konularla hikaye olma özelliği taşıyor. Eserlerin geneline hakim olan şiirsel ifadeler ve duygusal tema dimağımızda öykü tadı uyandırıyor.

Konularını çocukların gündeminden ve hareketli hayal dünyasından seçen yazar, bu konuda oldukça seçici davranmış. Kitabın ilk eseri olan çocukluğa açılan kapı, sürekli duyduğumuz “içimdeki çocuk” muhabbetinden bir kapıyla ayrılıyor. İçinde yıllarca kapalı duran çocukluk kapısını açmak isteyen; ama doğru soruyu bulmakta zorlanan bir yetişkinin anlatıldığı masalla yazar adeta çocukluğuna açılan kapıdan girmiş, okuyucuyu da bu dünyaya davet etmiştir.

“Göğün Kalp Atışları”; çocuk-Allah ilişkisini yağmur duası örneğiyle anlatmış. 

Sayıların dünyasında geçen “Bir varmış” masalı “bir”in masalını anlatıyor. Bu masalda biri çekemeyen içi boş sıfırın birle olan hikayesi, bildiğimiz şahsiyet ve rakamlar hikayesini akla getiriyor.

“Önce söz vardı” gibi iddialı bir cümleyle başlayan “Kurşun Kalem” masalı, giriş bölümünde sözlü yazılı gelenek eleştirisi yapıyor adeta. Sözlü geleneğin varlığını yazılı geleneğe borçlu olması, kalemin yazılı geleneğin oluşmasındaki rolü… Bir masal için oldukça ilginç bir giriş. Kurşun kalem masalında yazar üslup arayışlarına bir yenisini daha ekliyor. Kalemle sözün kavgasına ahengiyle son veren müziği hemen yerine uğurlayıp “Bu masalda müziğin yeri bu kadardı ” diyerek esere müdahale ediyor. Ardından “söz uçar yazı kalır” tartışmasına da son noktayı koyup, ana kahramanlar olan kalemlerin masalını anlatmaya başlıyor. Kalemlerin kavgası son anda sahneye giren çocuğun bilge kurşun kalemi seçmesiyle son buluyor.  Bu masalda tiyatral anlatımın ön planda olduğunu düşünüyorum .

Bir masal ülkesinde develer şarkıcı, pireler kuaför olursa o ülkenin çocukları başbakanın dağıttığı hediyeyi beğenirmi? “Hiç bitmeyen hediye” çocukların bitmeyen hediye isteğine çözüm arayan bir başbakanın bakanlar kurulunu toplayıp  eğitim bakanının önerisiyle çocuklara masal kitabı dağıtmasını anlatıyor. Çocuklardan yana bir dünya kuran yazar, büyüklere eğitim alanında yeni bir bakış önerirken, çocuklara gerçekten değerli olanı işaret ediyor.

“Yıldız Şekeri”; çocuk-Ramazan ilişkisini anlatan  anlamlı bir Ramazan masalı.

“İzmir Köftesi”; annemizin sevmediğimiz yemekler için arkamızdan ağlar espirisine gönderme yapan çocukluk hatırası tadında bir hikaye. Ancak bu defa yemekler İzmir köftesinden başka yemeğe yüz vermeyen kahramanımızla sıkı bir kavgaya tutuşur ve kazanan yemekler olur. Masalın sonunda çocuk beklendiği gibi hatasını anlayıp yemeklerle barışmaz. En sonunda kazanan çocukluk olur.

“Korkunun Korkusu”;  soyut bir kavram olan korkuyu “korku adında iki kardeş yaşarmış” diye kendi içinde ikiye ayırarak anlatmış. Kelimeleri dahası insan duygularını değişebilir yönüyle ele alan masal, klasik masaldaki iyi kötü savaşından bu tümden gelim yöntemiyle ayrılıyor. Bu yaklaşım, şair olan masalcının az kelimeyle çok şey anlatma isteği , yani şair tasarrufuyla da açıklanabilir belki, kimbilir? Ama şu bir gerçek ki, çocuklara anlatılması zor soyut bir kavramı kişileştirmedeki başarısı bu masalı özel kılıyor. Korkunun Korkusu, korkuyu korkutan değil; ikna eden bir masal.

 ”Baloncu Dede”; korktuğu başına gelen bir balonun masalı. Mutlu sonla bitmeyen masal sorularla bitiyor.  Sorduğu sorularla çocuk okurunu düşünmeye sevk eden yazar, sanki çocukları üzmemek için, mutlu bir sona işaret etmekten kendini alamamış.

 Kitaba ismini veren “Naribik” masalı;  yaşadığı yeri beğenmeyip, yeni yerler umuduyla terk-i diyar eyleyen toy bir horozun masalı. Kavafisin gidecek başka bir yer yok şiirini anımsatan masal yine mutlu bir sonla değil de  soruyla bitiyor.

“Oyuncaksız Oyun”; diğer oyunlarına yüz vermeyip sürekli bilgisayarıyla oynayan bir çocuğun bütün oyuncaklarına zarar verince oyuncaklarından mahrum olma cezası almasını anlatıyor. Çocuğun olduğu yerde, oyuncak kavramının sınırsızlığına vurgu yapan masalcı, suç-ceza-pişmanlık-mutlu son sıralamasına riayet etmiyor. Bu cezanın sonunda çocuk, yeni oyunlar oyuncaklar keşfediyor ki, bu yine çocukluğun zaferidir.

“Eskici”; tam bir eski zamanlar masalı.  Bilgisayara kurban giden mahalle oyunlarına, televizyona yenilen komşuluklara bu kısacık masalla özlem dolu bir selam göndermiş yazar.

Rakamları kişileştirmedeki başarısını harfler masalında da gösteren yazar,” Kavgacı Harfler” masalını bu defa mutlu sonla bitirmiş.

Kitabın son hikayesi olan “Babamın Kütüphanesi” de kapısından girdiği çocukluğu çocuğunun masal kitaplarıyla keşfeden bir yetişkinin masalıdır.

 Naribik kitabında Evren, şair olmasının verdiği bir avantajla dilin bütün imkanlarını,  zaman zaman birbirine geçişen türleri başarıyla kullanmış.  Şair üslubundan yansıyan şiirsel devrik cümleler, sade ve ritmik ifadelerle eserlerin yer yer şiire evrilmesi kitabın çocuklarca da kolay okunur ve akıcı olmasını sağlamış.  Kitabı okuyup bitirdiğimizde aslında konu olarak birbirinden kopuk gibi duran on dört eserin dimağımızda bıraktığı ortak bir duygu var: iyi kitapların okuyucu da bıraktığı iyi duygular…

Evren, Günümüzün görsel ve dijital imkanlarından alabildiğine faydalanan, sabırsız, avutulması zor çocuklarına; iyiliğin, kanaatin, sabrın , duanın, gökyüzünün masalını anlatıyor. Çocukları kırlara gökyüzüne yağmura ve oyunlara çağırıyor.

Bazı masalların girişinde kullandığı klasik modern arası tekerlemeler şairin eserlerindeki arka planı ele veriyor. Bütün masalların hep alışılageldiği gibi mutlu sonla bitmemesi, yazarın eserlerini yazarken hikaye-masal ayrımı yapmaması, anlatıcı üslubunun yanında çocuğa sorular sorarak işaret eden üslubuyla olanı biteni sorgulatması… Yazarın göze çarpan üslup özellikleri. Bunun dışında korkunun korkusu, kurşunkalem gibi masallarda yeni üslup arayışlarında olduğu izlenimi uyandırdı bende. 

Kurgularda aşırı fantastik ögelere yer vermeyen yazar masal olağan dışılığını eşyayı canlı gibi gören çocuksu bakış ve hayal gücüyle sağlamış. Masal kahramanlarını, mekanları , olayları ayrıntılı betimlemelerden uzak tutarak vurgulamak istediği değeri ön plana çıkarmış. Kimi zaman birinci ağızdan anlattığı masalları, kimi zaman bir masal anlatıcısının ağzından anlatmış.

Çocuk özneyi muhatap alırken onların hayal dünyasının işleyişinden yola çıkan bir eserle, masal dünyasına merhaba diyen Evren’ den kurgusal fırtınalardan uzak, kısa soluklu, çocuklara anlatmak istediği değeri şiirsel ve sözü yormadan anlatan başka masallarda okuruz umarım. Çocuklara eser vermenin estetik açıdan büyüklere eser vermekten daha az önemli olmadığı gerçeğinin farkında olan, çocuğa çevresinde olup bitene, eşyaya şairane bir gözle bakmayı teklif eden Naribik; çocuklar için; hiç bitmeyen bir hediye…

Sümeyra Solmaz

ÇOCUK BULUŞMALARI

children_of_muslim_ummah.jpg     

Vakfımızca İslam Dünyası’nın yetimlerini ve yetimlik kavramını, Türkiye halkının gündemine taşımak için bu yıl üçüncüsünü düzenleyeceğimiz farklı ülkelerden yetim çocukların katıldığı uluslar arası çocuk buluşmaları düzenlenmektedir.

       Dünyanın farklı coğrafyalarında gerçekleştirdiğimiz yetim çalışmalarını ve yetimlik olgusunu Türkiye halkının gündemine taşımak için İHH İnsani Yardım Vakfı olarak ilkini 2005 Ramazan Bayramı’nda, ikincisini ise 11 Haziran 2006’da gerçekleştirdiğimiz Çocuk Buluşması, bu çalışmaların Türkiye’deki yansıması olmuştur.

         Bu buluşmalarla amacımız, ümmetin yetimlerini bir arada ve Türkiye’de misafir ederek, Türkiye Halkına yetimlere karşı dini vecibelerimizi ve tarihimizden gelen sorumluluğumuzu hatırlatmaktır. Büyük katılımın ve coşkunun eşlik ettiği Çocuk Buluşması’nda farklı renklere ve ırklara mensup hepsi birbirinden güzel çocukla birliğin ve beraberliğin tarifsiz hazzı, gelecek çalışmalarda bizlere büyük bir ilham kaynağı olmuştur.
 http://yetim.ihh.org.tr/index.php?option=com_content&task=view&id=78&Itemid=144

yurekdede.jpg

Bazı kitaplar vardır. Dimağınızda bıraktığı tadı daha iyi anlayabilmek için tekrar tekrar okur,  daha derinine nüfuz etmek için anlamak cinlerini seferber edersiniz. Merhum Zarifoğlu’ nun Yürekdede ile Padişah’ ı işte böyle bir kitap.  İki sevimli ihtiyarın mütevazı hayatlarının anlatıldığı,  kadim geçmişimize sık sık ince göndermeler yapan bu güzide masalın günümüz çocuğuna nerdeyse hiç anlatılmayan; ya da yanlış anlatılan kültür mirasımızın gerçek nüvelerini işaret etmesi bakımından masal dünyamızda farklı bir yerde durduğuna inanıyorum .

Cahit Zarifoğlu’nun her masal kitabını bir değerle eşleştirsek Yürekdede’nin payına muhabbet ve nezaket düşer herhalde. Sade ve ritmik anlatımıyla  dikkat çeken masal, kainatın özünde varolan  muhabbetin masalıdır adeta. Olaylar Kaf dağında değil hemen yanı başımızda, herhangi bir dağda yaşanır; ama bir çift güzel söze bir sevgiye satın alınmayacak şey yoktur bu dünyada. Mucip olana duyulan sarsılmaz güven,  karşılığını en güzel şekilde bulur ve yüreği sultanlar kadar zengin Yürekdede’ye Allah, cihan padişahını misafir olarak gönderir. Neden Yürekdede denmiştir bu piri faniye anlarsınız, ve hiç şaşmazsınız bu iddialı isme.

Kötüsüz bir masaldır Yürekdede. Klasik masaldaki gibi kötünün karşısına iyiyi koymadan salt iyiyi anlatır. Kitapta büyücüler, peri anneler, iyilik perileri yoktur ama her şeyin masallar kadar büyülü olduğu zamanlara yolculuk vardır. Yaratılanın şahsında yaratanı  yeniden hayret ve muhabbetle kucaklayan bakışın bir başka sihre ihtiyacı yoktur çünkü . Yeryüzünde garip bir yolcu gibi olunması gerektir ve onda hiç bilmediğimiz hazineler saklıdır
“Hep aynı hayat hep aynı göç. Fakat ne bıkkınlık doğmuş içlerinde. Ne bir değişiklik olmuş dünyaya bakışlarında.
Ancak hep kemal bulmuşlar, yücelmişler.” İfadelerindeki aşkın bakışın yanında sık sık iki mütevazi ihtiyarın muhabbet dolu diyaloglarına şahit olursunuz.

İlkin biri hastalandı sonra öteki kader kısmet işte.
- Hatun ne dersin, yarın çıkalım mı yola? Diye sordu Yürek Hasan.
- Beyciğim , dedi Ayşe Nine. Sen nasıl emreder, nasıl münasip görürsen, benim için güzel olan o.
- Sultanım o ne biçim lakırdı, sen ne arzu edersen benim arzum da o.
- Allah ömrünü hayırlı etsin beyim efendim, ben de arzu ne gezer, ben sana uydum, senin ağzına bakarım…
Bazen de öyle sorualar sorar, sorgular ki; sen de onun bu çocuksu hayretine ister istemez katılırsın.“Nasıl uyanırmış o zaman dağ başlarında insanlar daha güneş doğmadan. Bir saat yok. Bir çalan saat yok. Bir uyandıran, bir nöbetçi yok. Güneş, bir doğar yatsıdan beş saat sonra, bir doğar on saat sonra. Mevsimden mevsime değişir güneşin doğuşu. Hani değişmese dersin ki alıştı mı vücut belli bir saatte uyanmaya hep uyanır. Ancak güneş bir mevsim doğar saat dörtte, bir mevsim ancak zoru zoruna sekiz buçukta. Her sabah güneşin doğmasına bir sat kadar kala Yürekdede açarmış gözlerini…” Sabah namazına kalkalım çocuklar deyip parmağını sallamaz çocukların ve tabi büyüklerin suratına. Usta bir masal anlatıcısının durması gereken yerde durur; hayret makamında. Naz makamıysa hep Ayşe Nine’ nindir.
“Ayşe nine rahatlıkla uyur, uyanmazmış ondan önce. İllaki kendisini Yürekdede uyandıracak da sevaba nail olacak”

Misafire ikram ve Müslüman Anadolu insanının misafirperverliği Yürekdede vücut bulur adeta.“Çorba kaşık kaşık bismillah bismillah diye diye içilmiş sanki çorbanın canı var, sanki döksen incinir, sahanda bıraksan gücenir.” Cahit Zarifoğlu’nun Çocuklara bilgiden önce kazandırılması gereken değerlerden nezaket,  kadirbilirlik,  muhabbet,  kanaat,  doğruluk…gibi hayati değerleri anlattığı bu eseri masalları içinde pedagojik incelemeye en uygun olanıdır.  Sade  ve şiirsel ritmik dili, diyalogların ve kelimelerin anlaşılır ve sürükleyici olması, merak uyandıran çocuksu ifadelere fazlaca yer vermiş olması buna gerekçe olarak gösterilebilir.

Sümeyra Solmaz

581636_68609474.jpg 

“Y diye biy hayf yoktuy”

Mevlana İdris’in bu haberinden de anlaşılıyor ki, çocukluk insanın ilksel tabiatıdır. İnsan-ı kâmil doktrininin yanısıra, arifler bir de insan-ı kadîm’den söz ederler. Efendimizin (s.a.v.) niteliği olan kadim insanlık, ehline göre, ebedî çocukluğa, insanın ilksel doğasına işaret eder. Âlemin kalbi âdem, âdemin kalbi ise insan-ı kadîmdir. Yani, insanın ahdine sadık kalmasıdır. Bu fıtrat üzere yaşamaktır ki, ebedî çocukluk da budur.

‘Çocuk edebiyatı’ denilince Mustafa Ruhi Şirin’le Mevlana İdris akla gelir. Şirin sadece ‘çocuklar için yazmak’la kalmamış, ömrünü onlara adamıştır. Ona göre çocukluk insanın saf halidir, kadim halidir. O halde onlar için yazmak demek, insanın özüne bağlı kalarak yaşaması demektir.

‘Çocuklar için ayrı bir dil’den söz edilip durulur. Yıllar önce Cemal Süreya’nın bir soruşturmaya verdiği cevabı hatırlıyorum. “Çocuk edebiyatı sözü bana tuhaf geliyor” demişti. Kategorik olarak bu tabiri reddediyordu. Bu itiraza katılmak mümkün. Cervantes de çocuklar için yazmamıştı, ama Don Kişot’u en çok onlar sevdi. Belki çocuklar, büyüdükçe çocukluğun büyüklüğünü koruyan yazarları daha çok seviyorlar. Büyüklerin ‘y diye biy hayf olmadığı’nı aklın mizanında tartıp dilbilgisinin kazanında kaynatmalarından hazzetmiyorlar. Belki de ‘çocuk yüzlü yazılar’ın dünyayı ayağa kaldırabileceğine inanıyorlar, bu inançla ‘masal atlası’nda bir geziye çıkarak ‘tehlikeli bir kipat’ı bulmak üzere ‘hayal dükkânı’na uğruyor, ‘guguklu saatin kumrusu’ndan ‘korku dükkânı’nı soruyorlar.
Haklısın Ruhi Şirin, ‘her çocuğun bir yıldızı var.’
Çünkü onlar, Efendimizin (s.a.v.) dostları gökteki yıldızlar gibidir. Hangisini izlersek bizi mutlaka nura ulaştırırlar.
Eğer yüce bir dağın doruğundaki bir katran ağacından göğün yıldızlarla yaldızlanmış güzel yüzüne bakarsak, onları görürüz. Sonra aya bakarız ve onun nurunu Sultanı olan Güneşten aldığını, o ışıkla dünyamızı ışıttığını farkederiz. Sabit yıldızlar da gezen yıldızlar da ay’ın takipçileridir. Onlar Güneşten yansıyan nurun âşığıdırlar.
Göğü böyle okuyabilmek için insanın ebedî çocukluğa, ilksel tabiatına, aslî fıtratına dönmesi gerekir. Onu korumayı başarabilmiş olgun insanlar, yıldızdırlar. Her çocuğun da bir yıldızı mutlaka vardır.

Sanıyorum, ‘çocuklar için edebiyat’ sözünün, böylesi bir anlam dünyasını çağrıştırması halinde Cemal Süreya’nın yadırgadığı mânâdan kurtulması mümkündür.
İnsanın ilk ve en etkili öğretmeni annesidir. Kulağında hep bu yuvasının kendisine söylediği ninniler çınlar durur. Ölene dek insan annesinin kendisinde kurduğu yapıyı taşır. O halde ninni ‘çocuksu edebiyatın’ kurucu türüdür. Ruhi Şirin’in Çocuk Yüzlü Yazılar’ı okunduğunda görülecektir ki, sadece ninni değil, masal da sınır tanımaz ve çocukla yetişkin aynı masaldan sınırsız tatlar alır. Çocukların soyutlama yeteneğinin, kavramlaştırma sürecinin şu yaşlarda başladığı; ilk çocukluk, ikinci dönem, ilkgençlik, gençlik, orta yaşlılık gibi adlandırmaların modern saçmalıklar olduğu düşünülürse, örneğin masalın bu türden kategorik yaklaşımları nasıl çürüttüğü hesaba katılırsa, bütün bu kafakarışıklıklarının da kendiliğinden izalesi mümkün olabilir.

Ne diyordu şair, “Bir insanı çöz çöz çocuk olsun.”
Dünyaya inince başlıyor bağlarımız, bağlantılarımız.
Bir gün Efendimiz (s.a.v.) yağmurda evinden çıkıyor ve altında uzun süre ıslanıyor.
Dostlarına da, “Onun biatı tazedir” diyor.
Demek ki biatı taze kalan herkes çocuktur.
O halde bu duyarlılığa seslenen her kelime her dem tazedir.
Bunu biz, hem klasik anlatılarda bulabiliyoruz hem de, özellikle ‘çocuklar için yazan’ çocuk ruhlu yazarlarda.

Çocuğun duyarlığı, aslında, henüz soyutlama yeteneği gelişmemiş de olsa, her türden soyutlama ve imgesel aktarıma elverişli olabiliyor.
Çünkü çocuk, saf, dolaysız ve katışıksız bakabildiği için, büyüklerin sormaktan çekindiği her türden köktenci soruyu sorabiliyor.
Heidegger’in felsefeye getirdiği eleştiriyi anmamız yerinde olacaktır.
Filosofia yani hikmet sevgisi anlamında bir düşünme yolu, biçimi olan felsefe, Sokrates sonrasından itibaren, varlığa değil varolana ilişkin sormaya başlıyor.
Bu köktenci eleştiriyi getiren Heidegger’e göre, varlığa ilişkin sormak, aslında hikmet’in ve hakim’in temel niteliği olmalı. Ama, felsefe tarihi, bir bakıma, bu köktenci sapmadan itibaren, varolana ilişkin sorular sormayı bir alışkanlık haline getiriyor ve özünden, kaynağından sapıyor.
Varlığa ilişkin sormak, bir bakıma, insan zihninin, bir şey’e, varolana, olgulara ceşitli zamanlarda ve farklı zihniyetlerce yüklenmiş olan yüklerin ve tanımların tümünün reddini gerektiriyor. Örneğin bizim, düşünürken kullandığımız, veri aldığımız bir kavrama, bizden önce pek çok anlam alanlarından çeşitli yüklemelerde bulunulmuştur. Biz, bu kavramı kullanırken, zihnimizin önünde sağlıklı düşünme bakımından ciddi birer engel oluşturuyor bu yükler. O halde ilk yapılacak olan şey, bu yüklerden o şeyin veya kavramın kurtarılması olacaktır. Bunun için ise, ‘köken’e, ‘ilksel doğa’ya, o kavramın doğduğu yere dönmemiz gerekiyor.
Çocuk zihni ve duyarlığı henüz herhangi bir yük yüklenmediği ve ek takınmadığı için, saf, yalın halindedir ve baktığı şeye, tam da Heidegger’in ifadesiyle ‘hayret’ haliyle bakar.
Yunus’un, ‘Hak bir gönül verdi bana, ha demeden hayran olur’ dizesinde ifade ettiği hayranlık, hayret hali ile bunun bir yakınlığı olsa gerek.
Çocuk her şey, her duruma ve olguya hayretle bakıyor.

Bu duyarlık, esasında, bütün altın yazarların sahip olduğu, olmaya çalıştığı bir hali de ifade eder.
Eğer, biz, bir çocuğun saflığı ve yalınlığı içinde bir olaya, duruma veya varolana bakabilirsek, daha önce başkalarının görmediği bir boyutu, bir görünümü yakalayabiliyoruz.
Bu durumda, böylesi bir bakış açısına sahip her yazar ve anlatı, hem çocuklara hem erişkinlere seslenebilme yeteneğine de sahiptir denebilir.
Belki sorun dilde ve sözlüktedir. Zira, çocuğun sözlüğü henüz yeterince geniş ve zengin değildir. Ya da şöyle söyleyeyim : Bir erişkinle çocuk aynı sözlüğü kullanmaz.
Fakat edebiyatta ve düşüncede esas olan duyarlıktır.
Zeka tek başına hiçbir zaman yeterli değildir.
Bilgi ve malzeme ise, bir edebiyat eserinde sadece araştırmaya konu edildiğinde, tasnif ve yorum için belirleyici öneme sahiptir.
Edebiyatta aslolan duyarlıktır, duygudur.
O halde çocukla erişkin arasında bir anlatıya, romana, öyküye, hatta şiire yaklaşma bakımından fark duyarlığa ilişkin olmaktan çok, ‘edinilmiş’ olanla ilgili olacaktır.
Madem edebiyat bir duyarlığın derinleşmesi ve dışlaşmasıdır. O derinliğe ulaşmanın da en esenlikli yolu, samimiyettir, o halde, özel bir gramere sahip değilse, her gerçek ‘edebi eser’in çocuğa açılma bakımından büyük bir şansı bulunmaktadır.
Çocuk daha çok duyularıyla ve sezgileriyle davranır.
Edebiyat da doğrudan duyulara seslenir. Göz ile okur, kalple hisseder, akılla düşünürüz.
Kalpten çıkan bir söz doğrudan kalbe ulaşır.

İmge sorunu açısından bakıldığında da, çocuğun ‘çocuksu bakış ve duyarlığı’ bize zengin ve çağrışımlı bir tartışma alanı açabilir.
Çocuk evet, soyutlama yapamaz ama, baktığı şeye zaten bir imaj olarak bakar ve algılar. Bu, aynı zamanda en soyut duruma ve şeye alabildiğine somutlaştırarak bakmayı, tersinden okursak; en somut durum ve şeye de olabildiğince soyutlayarak bakabilmeyi sağlar.
Bu durumda, bir anlatı eğer çocuksu bir duyarlıktan süzülmüşse, onda somut alemden soyut aleme rahatlıkla geçiş mümkündür.
İmge eğer, bir olgu veya şeyin insan zihnindeki farklı görsel çağrışımlarını da içerirse, bu çocuk duyarlığı açısından bulunmaz bir imkandır.
Örneğin çocuk, Allah’ı algılamakta bir çaresizlik/imkansızlık içindedir. Ama, o bunun üstesinden kolaylıkla gelebilecek bir imkan alanına da sahiptir. Ama bir erişkin için aynı şeyi söylememiz zordur. O, bilgilerinin ve deneyimlerinin sınırlarına hapsolmaktadır.
Çılgınlık yapabilmesi için çocuklaşması veya çıldırması gerekecektir.
Bu yüzden birçok büyük yazar, ya çocuklaşır yazarken veya dehasının sınırlarında gezerek, cinnetle cennet arasında bir tür arafta kalır.

Çocuk imgesel algılamayabilir ama, imgeleri asla yadırgamaz.
Büyüklerin ‘böyle de olur mu canım!’ dediği şeye, çocuk muazzam bir olgunlukla bakabilir.
Hatta denebilir ki, çocuk, hep bir sürprizle sevinir, hayretle şaşakalır ve bu şaşkınlığın bitmesini hiç istemez.
Bu, erişkin zihnini yorar çoğu zaman ama çocuk bunun daha da abartılmasını ister.
Bu sorun için en kullanışlı örnek, masallardır.
Çocuk masalı, sıradan, olağan ve tümüyle gerçekmiş gibi algılar.
Erişkinlere saçma veya tutarsız görünen bir soyutlama, bir imgesel anlatım, çocuğa son derece gerçekçi ve tutarlı görünür.
Bunun en ilginç örnekleri arasında Hary Potter ve Yüzüklerin Efendisi anılabilir.
Buradaki soyutlama ve imajlar üzerinden anlatma, çocuklardan gördüğü aşırı ilgi göz önüne alınacak olursa, bize çocuk duyarlığı ile edebiyat/dil arasındaki ilişkinin doğasına dair kullanışlı ipuçları sunar.
Yüzüklerin Efendisi, yer yer inisiyatik/irfani geleneklerden de imgeler devşirmiştir. Bu, çocuğa saçma, gerçekdışı veya itici gelmez. Ama bazı büyükler simya’dan, diğer geleneksel ilimlerden haberdar olmalarına rağmen, böylesi anlatılara hep kuşku hatta küçümsemeyle bakarlar.

‘Çocuktan al haberi’ sözünü tam da burada anmamız yerinde olacaktır.
Haber, esas itibariyle daha önce görmediğimiz,duymadığımız hatta düşünemediğiz şeydir.
Bizim başkasından duyarak bilebildiğimizdir.
Çocukla haber arasındaki ilişki, çocuk duyarlığının doğasının bir yönünü de ele verir.
Çocuk madem hayretle bakar, o halde, başkasının göremediği bir şeyi görme şansına daima sahiptir.

Çocuk duyarlığının bir başka yönünü merhamet ve acıma duygusu oluşturur.
Bu, örneğin, Kemalettin Tuğcu’nun öykülerine olan aşırı ilgiyi anlamamıza da yardımcı olabilir.
Edebiyatın öteden beri sonuçlarından biri, insanda merhameti koruma isteği uyandırmasıdır.
Tuğcu’nun (diğer niteliklerini gözardı etmeme koşuluyla) hikayelerinde hem bu çocuksu/insani nitelik dile gelir hem de acıma/acınma, acındırma eşikleri aşılır.
Yaşamın bir düş olduğu gerçeği en çok çocukların sevdiği ve ilgi duyduğu masallarda dile gelir.
Çocukla ve edebiyatla düş arasındaki ilişki açısından soruna baktığımızda, bizi yine, ‘çocuksu duyarlık’ın edebiyatla ilişkisi bakımından ilginç bir alan nitelik karşılayacaktır.

Edebiyat aynı zamanda bir düş kurma sanatıdır. Yaşamın düşsel boyutunu kavrama çabasıdır. Çocukların fantastik olana ilgisi, çocuk bakışındaki yalınlığın ve dolaysızlığın sonucudur.
Bu bakıştır ki, edebiyatın önüne yine zengin imkanlar sunar.
Çocuksu duyarlık tırnak içinde kullanma şartıyla, aynı zamanda anarşisttir.

Mevlana İdris gibi çocuklar için ‘tehlikeli kipat’lar yazan ve onları doğal olmayan herşeye karşı uyaran, uyanık olmaya çağıran ‘anarşist’ler çoktur yazarlar arasında. Ki onlar, alınlarında ‘Tanrı’dan yansıyan ışık’la geziyorlar aramızda ve o kalemle yazıyorlar.
Onların sözleri yediden yetmişe herkese ulaşabiliyor bu yüzden. O halde ‘çocuklar için edebiyat’ diye ayrı bir dilden çok, çocuk saflığında bir kelam sözkonusu.

İşte meseller, kıssalar, masallar, güzellemeler, Çocuk Kalbimdeki Kuş’lar, Kirpiler Şapka Giymez’ler, Karanfilli Dev Amca’lar sadece çocuklar veya devamcalar için değil, yitiğini arayan herkes içindir.
Yani Rilke’nin Duino Ağıtları’yla Küçük Prens arasında fark yoktur. Hep o kozmik öyküdür anlatılan.
“Kuşları gökyüzü örter/ Beni annem.”
Bu dize bize gökyüzüyle anne yüzünün nasıl bir anda bir münasebet peyda ettiğini gösterir. Kültürel olanın üzerindeki o tuhaf yükleri birer birer atıp bizi doğal olanla ansızın yüzleştiren her öykü, ‘yağmurun elleri’dir.
Çünkü yağmur herkesin üzerine eşit olarak yağar.

Çocuk edebiyatı yağmura benzer.
Rilke onu yalnızlığa benzetmişti.
En büyük anılar ve acılar hep o çocukluktaki yalnızlıkta beslenmez mi?
Madem bir insanı çöz çöz çocuk oluyor, o halde bir kavramı, bir olguyu, bir muammayı çöz çöz gerçek olsun.
O sözlerde anlatılanların gerçekleşebilmesi için çocuk(su) bir dille çözülmesi gerekiyor.
Çocukların da çok sevdiği ya da, tersinden okursak, büyüklerin de kendilerini alamadığı, hatta kendilerini bulduğu şiirler ve öyküler hep ‘vay canına!’ dedirtir.
Canına vay denmesi, insanın canla karşılaştığı bir sözle de gerçekleşebilir.
Öyle ya, insana sadece acılar öğretmez; çocuklar, belki en çok çocuklar öğretir.
Onların halini de en çok aslî doğasına ihanet etmeyen(yazar)lar yansıtır. Zaten yazılarında Üç Kartal uçup durmaktadır. Onlar Kafdağı’nın ardından gelmişlerdir. Her gece rüyalarımıza sokulur ve bize gaybdan haber taşırlar. İçinde haber olmayan bir söz ne çocuğa, ne erişkine ulaşır. Ulaşamayan bir kelime uykularımızın durgun suyunu dalgalandıramaz.
Saflığını yitirmiş olan r diye bir harfin varlığı konusunda boşuna ısrar edip durur. Ona birilerinin ‘y diye biy hayf olmadığı’nı hatırlatması gerekir. O haddini bilmez; ona haddini ise ancak çocuğu bildirir. Bizi terbiye eden çocuklarımız değil mi?
Böyle olmasaydı dedeler çocuktan haber almak için onların tüm kaprislerini sabırla çekebilirler miydi?
Sahi, çocuklar için edebiyat, çocuksu edebiyat, çocuk duyarlılığı, çocuk dili… değil miydi konumuz?
Konumuz, içinde çocuğun konuştuğu sözlerdir.
Konumuza dönelim.

sadık yalsızuçanlar

http://sadikyalsizucanlar.net/turkce/guzeran/elestiri/cocukedebiyati.html

« Yeni Yazılar - Eski Gönderiler »